sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

Hakan Günday

Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum.  (devamı)

bu topluluğa katıl

(üyelik herkese açık)

Hakan Günday

anlam aramak boşunadır ve her şeyin
  1. henüz boş

fotoğraflar

topluluk fotoğrafları
  1. mini
  2. mini
  3. mini
  4. mini
  5. mini
  6. mini
  7. mini
  8. mini

not panosu rss kaynağı

neler demişler

içeriğindeki saldırganlığı biçimine daha özenli yedirebilirse sanırım daha şık olucak. estetik açıdan biraz zayıf içerik açısından bolca zengin. çok severim kendilerini tabi o ayrı. elmalarla armutları karıştırmıyoruz

highcalorie   24 Kasım 2011 06:16  

Hakan günday ,kalplerı sıvazlarken,ustalıkla, anlatmak ıstedıklerınıı ,beynımızde kurgulatabılıyor."AZ" film olmalı,öduleri toplamalı..bırkez de beyazperde de ağlatmalı..

eftelya82   08 Haziran 2011 15:50  

Arkadaşlar Özyeğin Üniversitesinin bir etkinlidir..Gelen mesajı iletiyorum size..

Edebiyat Kulübü'nün aylık okuma grubunda bu ay, Türkiye'deki yeraltı edebiyatının temsilcilerinden Hakan Günday'ın "Az" ve "Malafa" romanlarını kendisiyle birlikte tartışacağız.

Toplantımız söyleşi tadında olup, katılmak isteyen herkese açıktır.

Tarih: 27 Nisan Çarşamba
Saat: 10.40-12.30
Yer: A02

lacivertkarantina   24 Nisan 2011 21:04  

'AZ' huzurlarınızda..Malafa tiyatro tarihinde küçük de olsa kendine yer almış..Şimdi ise 'piç' beyazperdeye aktarılacak..

lacivertkarantina   12 Nisan 2011 13:03  

hayat seni öyle bir noktaya getirir ki kendini sevdiklerinle savaşırken ve nefret ettiklerinle sevişirken bulursun. üzülürsün. pişman olursun. sonra biraz zaman geçer ve tersinin bu dünyada işlemediğini anlarsın.

hakan günday, piç, syf -55

yitipgiden   10 Nisan 2011 16:39  

manikdepresifheat   06 Mayıs 2010 22:52  

Hakan Günday: 'Ziyan için sadece askerlik yapan erkeklerin sıkıntılarıyla ilgili dersek biraz eksik olur. Bu, aynı zamanda korkuyla ilgili bir roman. Bu, cesaretle ilgili bir roman. Delilikle ilgili bir roman. Belki ikisini birleştirirsek delirmekten korkmakla ilgili bir roman'

Hakan Günday’ın yeni romanı Ziyan’da askerliğini yapmakta olan bir genç ile Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunduğu için idam edilen tarihi kişilik Ziya Hurşit’in karşılaşması yaşanıyor. Bu karşılaşmanın içerebileceği pek çok temayı işleyen Günday, yine toplumun içinde olmak ile dışına çıkmanın sınırlarında gezen, hatta toplumla ‘ihtilafa düştüğü’ sanısına kapılan bireyleri anlatıyor. Her romanında hissedilen öfke, bu kitabında Georges Darien’den yaptığı şu alıntıda billurlaşıyor: “Bireyin halka duyduğu nefret daim olmalıdır.”
Roman karakterlerinin içinde bulunduğu bu nefret, ideolojik bir duruşa yaslanan ve hedeflerini belirleyip belli bir yolda ilerlemesini sağlayan türden bir öfke doğurmuyor. Bunda, nefretin hedefinin şaşmış olmasının etkisi esas. Sistemin kendisine yönelik bir eleştiri yerine, topluma, her türlü kurala, o kuralın uygulayıcısı kişilere karşı bir nefret söz konusu olan. Bunun sonucu da, nedeni karmaşık, hedefi belirsiz, nihilizmin sınırlarında gezen, kişilerini ‘hiçliğe’ ve yok oluşa sürükleyen bir öfke. Dolayısıyla bu öfke, arızanın çıktığı kaynağa yönelmiyor da, arızanın kurbanları olarak görebileceğimiz halka; anneye babaya, kardeşe, kalabalıkların içindeki herhangi bir kişiye yöneliyor. Ortaya çıkan pratik sonuç da korkunç cinayetler ve vahşice işlenen suçlar oluyor. Her yana sinmiş şiddet duygusu, insanı, Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal isimli filminde, nedensizce ve vahşice suç işleyen bir çetenin içine düşmüş kadar tedirgin hissettiriyor. Günday söyleşimizde en sevdiği yazarlardan biri olan Herman Hesse’nin Bozkırkurdu romanından esinlenen bir rock grubunun şarkı ismini hatırlatarak ‘çemberi tamamlıyor’: “Vahşi olmak için doğdum.”
Ziyan çıkmadan önce yapılan tanıtımlarda askerlikle ilgili bir kitap olduğu belirtilmişti. Bu elbette ki yanlış değil. Peki, yalnızca askerlikle ilgili bir roman mıdır ?
Bir yandan tarihi bir kişilik var hayatı anlatılmakta olan. En azından karakterlerin gözündeki hayatı anlatılan bir tarihi kişilik. Dolayısıyla, tarihi bir çerçeve de var. Günümüzde zorunlu askerlik hizmetini yerine getiren bir genç ile bundan seksen yıl önce idam edilen bir tarihi kişiliğin karşılaşması içinde olabilecek olayları askerlik başlığıyla anlatmak yeterli olmuyor tabii. Sadece askerlik yapanların sıkıntılarıyla ilgili dersek biraz eksik olur. Bu, aynı zamanda korkuyla ilgili bir roman. Bu, cesaretle ilgili bir roman. Delilikle ilgili bir roman. İkisini birleştirirsek delirmekten korkmakla ilgili bir roman.
Delirmek romanlarınızda meşgul olduğunuz bir konu...
Evet. Bakın bütün bu romanların aslında tek bir amacı var; sorular sormak. Yanıtlar bulma jimnastiği yapmak. Bu bir egzersiz. Bu egzersizi en iyi yapabileceğiniz saha, üzerinde sorunlu insanların yürüdüğü saha. Huzurlu ve hayatından memnun, statükodan emin insanların yürüdüğü saha, üzerinde çok da soru işaretlerinin bulunmadığı bir saha. Ama ne zaman ki o soru işaretlerinin noktaları başınıza yağmaya başlar, orada hikâye başlar. Çünkü eğer sizin bir sorununuz varsa; kendinizden, insan olarak varoluşunuzdan veya çevrenizden, yani içine geldiğiniz dünyadan ve zamandan bir memnuniyetsizlik söz konusuysa; oksijenle bir sıkıntınız varsa; iletişimle, sosyallikle bir sıkıntınız varsa o zaman siz çareler aramaya başlarsınız. Gerçek olanla yetinmemeye başlarsınız ve beş duyunun ötesinde bir duyu geliştirmeye çalışarak, buna da hayal gücü diyelim, o hayal gücü duyusuyla yeni bir gerçeklik yaratmaya çalışırsınız. O noktada insanın zihninde tek kişilik gösteri başlar. O gösteri de son derece gösterişlidir çünkü sınırsızdır. Hiçbir baskıya maruz değildir. Sosyallikten kaynaklanan, güzellikten çirkinlikten kaynaklanan, zekâdan veya herhangi bir yargılamadan kaynaklanan hiçbir baskıya maruz değildir. Dolayısıyla o gösteride her soru sorulabilir ve hiç akla gelmeyen yanıtlar verilebilir. Ancak, o gösteri öyle bir gösteridir ki sahnedeki de şahsın kendisidir, izleyen de şahsın kendisidir. Bu da uzaktan baktığımızda yan masadaki adamın tek başına konuşması şeklinde yerini alır. Siz de dersiniz ki bir sorunu var, normal değil herhalde. Ama aslında orada bambaşka bir gösteri vardır. O tek kişilik gösterinin yapıldığı odadan ya da tiyatro sahnesinin bulunduğu binadan bir daha çıkamama tehlikesi vardır. İşte bu bir korku. Bu, aynaya çok uzun süre bakıp hangisinin gerçek olduğunu unutmaya benziyor. Aynaya bakanın mı aynadaki suretin mi? Bunu unutmaktan korkabiliyor birileri. O zaman delirmekten korku başlıyor. Dışarıdan baktığımız zaman bizim delilik diyebileceğimiz işler de ancak o yan masadaki adamla aramızdaki mesafe kadardır. Aslında hiçbir fikrimiz yoktur onun zihninde nelerin dönüp dolaştığına dair. Delilik belki anlatması kolay olduğu için, birçok şey barındırdığı için kullanılan bir kelime. Belki romanlarda onları tanıtmaya çalışırken söylenebilecek kolay bir kelime. Ama hiçbir insan hiçbir başlığın altına girebilecek bir varlık değildir.
Ziyan’ın en başında Atatürk’ün o çok iyi bildiğimiz, karlar üzerinde uyuyan fotoğrafı yer alıyor. Romanın son cümlesi ise şu: “Şu an donarak ölmekte olan Mehmetçiklerimize buradan kucak dolusu sevgiler...” Atatürk ile Mehmetçikler arasında bir özdeşlik kurduğunuz söylenebilir mi?
En azından fedakârlık açısından, evet, var. Bunu hiç düşünmemiştim ama şimdi baktığım zaman iki tarafın da hangi şartlar altında neler yaptığını gördüğüm zaman, evet var diyebiliyorum. Çünkü onlar da o fotoğraftaki gibi yatıyorlar şu anda. Bugün askerlik yapan insanlar, bulunduğumuz yerden 1700 kilometre doğuda, rakımı 2100 olan bir yerde o fotoğraftaki gibi yatıyorlar. Bunu bir noktadan sonra tamamen gönüllü yapıyorlar. Toplumun onlara öğrettiği zorunlu askerlik hizmetinin kutsiyetinden sıyrılarak. O ikna edilmiş bir çocuk değildir, o noktadan sonra değildir. Elinde silah olan, belinin etrafında mermiler olan hiçbir insana aslında emir veremezsiniz. Çünkü o sizi onunla tehdit edebilir. Bütün özgürlükler onlara ait. Ama onlar orada seçerler. Emre itaati seçerler. O karda yatmayı seçerler. Verilen emir doğrultusunda o karda 12 kilometre yürümeyi seçerler. Belki bozuk yatakları düzeltin emrini reddederler ama karda uyumayı reddetmezler. Bu noktada Atatürk’ün karda yatmasıyla benzerdir evet. Atatürk de orada yatmayı seçmiştir çünkü. Kimse ona o emri. Bu romanda hemen hemen her şey vardır ama özgür irade yoktur. Ama bahsettiğimiz iki tarafta da özgür irade vardır.
Romanın anlatıcısı olan kişi ile Ziya Hurşit’in karşılaşması bu kişinin ‘deliliğini’ anlatmak için seçtiğiniz bir araç olamaz sadece. Tarihi bir kişilik seçiyorsunuz ve bu kişi Atatürk’e suikast yapmayı tasarladığı için idam edilmiş biri. Neden onu seçtiniz?
Benim açımdan bir dengeyi oluşturuyor. Öncelikle karakterin yapısına biraz bakarsak çok hassas birini görüyoruz. Açık bir yara gibi gezen bir varlık. Açık yara demek gerçekten de havanın hafif kirliliğinden hasta olmak demek. Bu kadar hassasiyet korku yaratır haliyle. Ve bu korku bir meteor gibi hayatınızın merkezine doğru düşüyor. Düştüğü yerde devasa bir krater yaratıyor. Böyle bir karakterin yanına korkuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan birisini koymak mantıklı. Onları kıyaslamak ve karakterlerin ortaya çıkmasını sağlamak mümkün. Her şeyden korkan biri ile hiçbir şeyden korkmayan birini yan yana koyarsanız onların diyalogları ikisini de tanımamızı sağlayacaktır. Sürekli korkuyorum, ben de korkuyorum diyen birileriyle pek fazla ilerleyemezsiniz. Ama ben elimde tuttuğum şu silahtan korkuyorum, mermilerimden korkuyorum, diyen birinin karşısına, o zaman git genelkurmay başkanını vur böylece kurtulmuş olursun mermilerinden, diyen biri çıkarsa o zaman hikâye başlar ve devam eder.
Suikastçı olması da anlam kazanıyor mu?
Evet. Burada şu ortaya çıkıyor aslında, o günün şartlarını düşünelim, yıl 1925 ve Ziya Hurşit’in ne yaptığını düşünelim, Mustafa Kemal Atatürk’ün kim olduğunu düşünelim o tarihte. Onun milyonlarca insan için ne ifade ettiğini düşünelim. Ziya Hurşit’in, bırakın öldürülmeyi, ters bir bakış bile atılamayacak bir şahsı, İzmir’de bir yerde yakalayıp öldürmeyi tasavvur etmesi bile onun ilginç bir kişilik olduğunu ortaya koyuyor. Daha ilginç olmasının nedeni bunu yirmi altı yaşında yapmış. Ve daha önemlisi o, sıradan bir eşkıya değil. Dağda yaşayan, para için adam öldüren, satın alınan bir paralı asker değil. Kent soylu bir aileden geliyor. Aldığı eğitim tamamen farklı, gemi inşaatı okumuş. Üç dile hâkim. Okuyabildiği kitaplar bambaşka. Meclis’in açılışında aldığı görevlerde bunları görüyoruz. Donanımı yüksek. Bir tarafta ne yapacağını bilemeyen, korkan ve felç geçiren bir askerimiz var, korkudan donan biri, öbür tarafta da dönemin en dokunulmaz kişisini alaşağı etmeyi düşünen, onun hayatına son vermeyi tasarlayan biri var. Bu iki kişiyle bir yazar karşılaşırsa onların hikâyesini anlatacaktır.

manikdepresifheat   06 Mayıs 2010 22:51  
 

son cevherler

topluluğa son katılanlar

  1. 1975
  2. highcalorie
  3. forbiddensunlight
  4. yok olabilir
  5. kahula
  6. kurt hawkins
  7. beybifeysbuk
  8. yakkendinii
  9. Noctuelle
  10. lacivertkarantina
  11. yitipgiden
  12. themirror
  13. aKuamaRin o0
  14. DeRIn2
  15. merdogan83
  16. flzcnr

tümü »
rapor et bu topluluğun kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage